Anti50d Resim Galerisi
ekleyen baris Sal, 12/23/2008 - 14:26
Yazıcı uyumluArkadaşıma gönder
Resim Galerisi
»
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
- Album view


Serdar Talas tarafından gönderilen yazı
ÜNİVERSİTE!
QUO VADIS?
Özellikle 1980 askeri müdahalesine ve sonrasında hazırlanan 1982 Anayasasına ve tüm hukuki metinlere hâkim olan anlayış 30. yılını doldurmadan üniversitelerimizi çökme noktasına getirmiştir. Bireylerin ve kurumların kendileri hakkında doğru kararları veremeyeceği, en doğru kararların merkezi otorite tarafından verilebileceği esasına dayanan; göstermelik temsil mekanizmalarıyla da demokratik olduğu iddiasında bulunan bu sistem son 10 yıldır gücünü ve otoritesini, pek çok kez bizzat YÖK başkanları tarafından da ifade edildiği biçimde, üniversitenin asıl yükünü taşıyan genç akademisyenlerin, araştırma görevlilerinin üzerinde denemektedir.
2547 sayılı Kanunun tüm ülke çapında Yükseköğretim Kurulunu ve başkanını, üniversite bazında ise rektörleri tek yetkili ve her konunun tek amiri haline getiren düzenlemeleri; bu yetkilerini daha rahat kullanabilmelerini sağlayan yasal metinler araştırma görevlilerinin başına bir kılıç gibi asılmış, dönem dönem bu yetkiler bir tehdit olarak kullanılmış, akademik özgürlüğü olmayan, idari bir memur gibi hareket eden, dilendiği zaman sistemin dışına rahatça atılabilen, kısaca üniversiteden beklenmeyen her vasfı bünyesinde barındıran bireyler yaratılmaya çalışılmıştır.
Bugün gelinen noktada üniversitenin sorunlarının çözümü, akademik ilerlemenin sağlanması için bu sistemden kurtulmakta değil, bu sisteme bugüne kadar direnen ve bu şartlarda üniversitelerin yükünü taşıyan araştırma görevlilerinden, yeni bir sistem kurulacağı iddiasıyla, bir bütün halinde kurtulmakta görülmektedir. Kısaca üniversite 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu uygulamalarından beri en kapsamlı tasfiye sürecine sokulmak istenmektedir.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu araştırma görevlilerini diğer öğretim yardımcıları ile birlikte 33. maddesinde düzenlemektedir.
“Araştırma görevlileri, yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim yardımcılarıdır-Bunlar ilgili anabilim veya anasanat dalı başkanlarının önerisi Bölüm Başkanı, Dekan, enstitü, yüksekokul veya konservatuvar müdürünün olumlu görüşü üzerine rektörün onayı ile araştırma görevlisi kadrolarına en çok üç yıl süre ile atanırlar; atanma süresi sonunda görevlileri kendiliğinden sona erer”
Bu maddede tanımlanan “araştırma görevlisi” statüsü, görüleceği gibi, içeriği bakımından bilim adamı yetiştirme perspektifinden ziyade, üniversitenin araştırma inceleme işlevinde gerekli olan yardımcı eleman ve yarı-akademik idari işlerini yürütecek nitelikli işgücü gereksinimine vurgu yapmaktadır. Ancak pratikte, söz konusu maddede tanımlanan görev için yasanın öngördüğü 3 yıllık süre için atanma sınırlaması katı bir biçimde uygulanmamış, başka bir ad altında da olsa, iş güvencesi bakımından geçmişteki asistanlık kurumu yaşamaya devam etmiştir. Ancak YÖK, 1990’lı yılların sonlarında 33. madde çerçevesinde araştırma görevlisi alma uygulamasını terk ederek, araştırma görevlilerini 2547 sayılı yasanın “Lisansüstü Öğretim” başlığı altında düzenlenen 50/d maddesine göre istihdam etmeye başlamıştır. Aslında YÖK tarafından yapılan bu işlem bir nev’i yasayı dolanmaktır. Zira 50/d maddesi bir kadro ihdas maddesi değil, lisansüstü eğitim yapan kişilerin burslar dışında mali açıdan desteklenmelerini sağlamaya yöneliktir. Ancak YÖK yaklaşık 10 yıldır bu hükmü araştırma görevlisi alımında asıl kural haline getirmiş ve 33. maddeyi hiç uygulamamıştır. Lisansüstü öğretimde usul ve şartları düzenleyen 50. maddenin d bendinde bugün yaşanan krize kaynaklık eden hüküm şu şekildedir.
“Lisansüstü öğretim yapan öğrenciler, kendilerine tahsis edilebilecek burslardan yararlanabilecekleri gibi, her defasında bir yıl için olmak üzere öğretim yardımcılığı kadrolarından birine de atanabilirler.”
50. maddenin d bendi ile 33. maddeden atanan araştırma görevlilerinin ücret, disiplin, çalışma koşulları bakımından hiçbir farkları yoktur. Aynı sıfatla aynı işleri yaparlar. Ancak; 50. maddenin d bendine tabii araştırma görevlileri iş güvencesinden yoksundur, sözleşmeleri her yıl yenilenir veya yenilenmez, lisansüstü eğitimleri bittikten sonra eğer anabilim dalının istememesi, fakülte yönetimi karar vermemesi veya rektörlüğün uygun görmemesi durumunda kapının önünde kalabilirler. Ayrıca diledikleri gibi ücretli izin alarak yurt dışında bilimsel çalışmada bulunamazlar, doktora eğitiminin bitimine kısa süre kalmışsa, zaten bu tür faaliyetlerde hiçbir mali imkan sağlamayan üniversite, ücretin de verilemeyeceğini söyler.
50. maddenin d bendinde düzenlenen statünün en önemli sakıncası bu statünün lisansüstü eğitim koşuluna bağlı olmasıdır. Yani kişi, eğitimini tamamladığında bu kadrodan kendiliğinden ayrılması gerekmektedir. Bugüne kadar bu sorun, üniversitelerin ihtiyaçları da düşünülerek, lisansüstü eğitimini tamamlayan araştırma görevlisinin, anabilim dalı önerisi, fakülte yönetim kurulu kararı ve Rektörlük oluru ile 33. maddeye aktarılması ile çözülmüştü.
Ancak Yüksek Öğretim Kurulunun 31 Temmuz 2008 tarihin ve 26953 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Öğretim Üyesi Dışındaki Öğretim Elemanı Kadrolarına Naklen Veya Açıktan Yapılacak Atamalarda Uygulanacak Merkezi Sınav İle Giriş Sınavlarına İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik ve buna ek olarak üniversitelere gönderilen 26.11.2008 tarih ve 2008.28 sayılı Yüksek Öğretim Yürütme Kurulu Kararıyla bu yol da kapatılmış bulunmaktadır. Bu değişiklik sonucu öngörülen sistem şu şekilde işleyecektir. Tüm araştırma görevlileri 50. maddenin d bendine dayanarak atanacak, lisansüstü eğitimleri bittiğinde işten çıkarılacak, daha sonra kendilerine kadro açılmasını – haliyle bu süreçte işsiz olarak – bekleyecekler ve kadro açılması durumunda o güne kadar girdikleri sınavlara yeniden girerek kadroya atanmalarını isteyecekler.
YÖK’ün Amerikan üniversite modelinden esinlenerek uygulamaya çalıştığı sistemin Türkiye koşullarında uygulanabilirliği yoktur. Esasında eğitimin her alanında yaşanan başka ülkelerin modellerini benimseme anlayışından sonuç alınamayacağı açıktır. Üniversite yönetimi alanında kurallar değiştirilerek sosyal, ekonomik, bilimsel koşullar oluşturulmaz, koşullara uygun kurallarla azami verimlilik sağlanır. Daha açık ifadeyle ülkeler, azami verimliliği sağlayacakları modelleri kendi ülkelerinin koşullarına göre oluşturmak durumundadırlar.
Şöyle ki; ABD’nin öncülük ettiği üniversite anlayışı, bilim insanı istihdam koşulları bakımından iş güvencesinin verimliliği engellediği yönündeki ilkeden hareket etmektedir. İş güvencesi, işgücü piyasasında katılık yaratan ve işletmelerin verimli çalışmasını engelleyen bir uygulamadır. YÖK’ün öğretim elemanı yetiştirme konusunda benimsediği uygulamanın kaynağında, söz konusu modelin sorgusuz sualsiz benimsenmesi yatmaktadır.
YÖK’ün model aldığı ABD üniversiteleri, son 50 yılda Avrupa üniversitelerinin sahip olduğu üstünlüğü ele geçirmiş, tüm dünyada lisanüstü eğitim için çekim merkezi haline gelmiştir. ABD üniversitelerinde lisansüstü eğitim alanların önemli bir bölümünün geleceğini üniversite dışındaki iş alanlarında araması ya da ülkelerine geri dönmesi, ABD üniversitelerinin oldukça geniş ve esnek bir biçimde istihdam edilebilecek bir “işgücü arzı” ile karşılaşmasına neden olmuştur. Dolayısıyla ABD üniversiteleri, “beyin göçü”nün sağladığı sınırsız olanaklarla öğretim elemanı yetiştirme kaygısından uzak bir şekilde, görev süresi ve görev alanı önceden tanımlanmış araştırma görevlisi istihdam etmektedir. Yani, YÖK’ün, araştırma görevlisi istihdam etme konusunda benimsediği yaklaşım, aynı zamanda oldukça özel şartların ürünü olan bir modele dayanmaktadır. Oysa, Türkiye, ABD üniversitelerinin sahip olduğu lükslere sahip değildir. Beyin göçü almak bir yana, beyin göçü veren bir ülkedir. Bu nedenle öğretim elemanı yetiştirmek için istihdam ettiği kişilere, iş güvencesinin yanı sıra kurumsal ve maddi özendiriciler sağlamak zorundadır. Araştırma görevlilerinin iş güvencesine sahip olmaması ve üniversitede lisansüstü eğitimi süresince belli idari işleri yerine getiren, geçici ara elemanlar olarak görülmesi ve düşük ücret politikası, iyi yetişmiş yetenekli kişilerin üniversitede kalmak yerine geleceğini üniversite dışında ya da yurtdışındaki üniversitelerde aramasına yol açmaktadır.
Araştırma görevlisi istihdamında esas alınan 50/d maddesi, araştırma görevlisine üniversitenin geleceği olarak yaklaşan ve bu temelde araştırma görevlisinin yetiştirilmesi konusunda üniversiteye önemli sorumluluklar yükleyen geleneksel anlayışın ortadan kalkmasına neden olmuştur. Üniversitelerdeki öğretim üyelerinin, araştırma görevlilerine bakışı da, bu yeni anlayış doğrultusunda şekillenmiş, araştırma görevlileri, sınav gözetmenliği ve öğrenci danışmanlığı yapan, ders ve sınav programlarını hazırlayan, sınav kağıdı okuyan, uygulama ve laboratuar derslerine giren, hatta bölüm sekreterlerinin işlerini üstlenen geçici personel olarak görülmeye başlanmıştır. 50/d maddesinin getirdiği anlayış, öğretim üyelerinin “asistan” yetiştirme sorumluluğunu ortadan kaldırmakta, dolayısıyla araştırma görevlisi alımında oldukça gevşek standartlar aranmaya başlanmıştır. YÖK tarafından uygulanan ALES adlı merkezi sınavın hiçbir akademik kritere dayanmayan, kişilerin akademik yeterliliklerinden ziyade hızlarını ve pratik zekalarını ölçen bir sınav olduğu da aşikardır. Bu durum, araştırma görevliliği kadrolarına yönelik genel ilgisizlikle birleşince, ortaya, ülkesinde ve dünyada olup bitenlere ve mesleki sorunlarına duyarsız, entelektüel ilgileri olmayan, bilimsel heyecan duygusuyla hiç tanışmamış, akademik kariyeri piyasada daha iyi bir iş bulabilmek için atlama tahtası olarak gören, işten atılma kaygısıyla pasif ve itaatkar olmayı seçen bir araştırma görevlisi tipolojisi öngörülmüştür. Başka bir açıdan bakıldığında, araştırma görevlilerinin iş güvencesinin ortadan kalkmasıyla, bilimsel çalışmanın en önemli unsuru olan akademik özgürlük ipotek altına alınmıştır. Üniversitelerde öğretim elemanı yetiştirme perspektifi ortadan kalkınca, doğal olarak yüksek lisans programlarında büyük bir kalite düşüşü yaşanmıştır. Üniversite öğretim üyelerinin, “çırak” yetiştirmenin yüklerinden kurtulmanın verdiği rahatlıkla, piyasanın talep ettiği ticari nitelikli araştırmalara ve danışmanlık vb. “dışarı”daki işlere giderek daha fazla mesai harcamaya başlaması, lisans ve lisansüstü eğitimin kalitesinde gözle görülür bir düşüş yaşanmasına neden olmuştur.
Öngörülen Sistem Türkiye’de Akademisyen Yetiştirme Faaliyetinin Son Bulması ve Köklü Devlet Üniversitelerinin Çökmesi Anlamına Gelmektedir. Zira bu uygulama sonunda üniversitelerde mevcut doktora yapmakta olan araştırma görevlileri doktoraları bittiğinde üniversiteden ayrılmak durumunda kalacaklardır. Bu insanların açılacak yeni kadroları beklemeleri ise imkânsızdır. Mevcut bürokratik işleyiş ele alındığında ne kadar süreceği belli olmayan bir süre işsiz kalmak kimseden istenemeyecek bir fedakârlıktır. Söz konusu kadroların yeni açılan üniversitelere geçeceği beklentisi ise gerçekçi ve ahlaki değildir. Gerçekçi değildir zira doktora eğitimini tamamlayan köklü devlet üniversitelerindeki araştırma görevlileri, açık söylemek gerekirse, başka bir iş bulamadıkları için akademik kariyer yapıyor değiller, aksine insanları ekonomik ve sosyal anlamda çok daha rahat imkânlardan vazgeçerek üniversite kalmalarının nedeni idealist oluşlardır. Ahlaki değildir, zira üniversiteden yeni kurulan üniversiteler için destek talep edilmesi, gerektiğinde rotasyon uygulaması anlaşılabilir uygulamalardır. Ancak YÖK’ün, mevcut kadroları işsiz bırakıp zor duruma düşürerek bu zor durumdan, şantaj yaparcasına, faydalanması en ilkel ahlak kurallarının ihlali anlamına gelir.
Bu süreçten sonra üniversitelerin, akademik camianın, nitelikli ve iyi yetişmiş öğrencilerini bünyesine kazandırma imkânı yoktur. Nitelikli, iyi yetişmiş hiçbir mezun, on yıl sonra kaybedeceği bir iş üzerinden hayatını planlamaz. İnsanlara 30 yaşına kadar çalıştırıp, sonra da kapının önüne koymak vaadiyle üniversiteye davet edilmesi komiklik, böyle bir sistemde insanların araştırma görevlisi olmalarını beklemek saflıktır. Hiç kimse ülkemiz şartlarında 10 yıl sonra kaybedeceği ve geleceğinin ne olacağını bilmediği bir işe talip olmaz. YÖK, kendince köklü devlet üniversitelerinden “kovduğu” asistanları yeni kurulan üniversitelerde çalışacağı düşüncesindeyse ki söylenenler bu yöndedir, hiç birimizin YÖK’ün lütfüne ihtiyacı yoktur ve bu amaca ulaşılamayacağı açıktır. Kaldı ki bu sonucu görmek için köklü devlet üniversitelerinin içini boşaltmaya gerek yoktur.
Emek verdiğimiz kurumlarda çalışma, akademiyi ayakta tutmak, üniversitelerimizi ve hayatımızı YÖK’ün deneme tahtası olmaktan koruma sorumluluklarımızı sonuna kadar yerine getireceğiz.
Yorumlar ve Forum
Merhabalar
Yorum kısmında yeni bir bilgiyi eklemişsiniz. Forum kısmında sizin eklemiş olduğunuz metni aynen kopyaladım. Bu tip bilgileri forumda paylaşırsak daha ulaşılabilir bir yapıya kavuşuruz.